Değerli Dostlar,
Gıda ve içecek sanayimiz açısından yoğun bir dönemi daha geride bırakıyoruz. Ancak bugün sektörümüzün gündemi yalnızca içinde bulunduğumuz dönemin sorunlarını yönetmekten ibaret değil. Önümüzde, üretimden ticarete, iklimden teknolojiye kadar pek çok alanda önemli bir dönüşüm var.
Gıdayı yalnız enflasyon sepetindeki ağırlığı üzerinden tartışmak eksik bir bakış açısıdır. Gıda; üretimdir, sanayidir, istihdamdır, ihracattır ve her şeyden önce stratejik arz güvenliğidir.
Bu nedenle gıda politikalarını yalnızca fiyatlar üzerinden değil, ülkemizin üretim kapasitesini ve rekabet gücünü uzun vadede nasıl geliştireceğimiz perspektifiyle ele almamız gerektiğine inanıyorum.
Türkiye gıda ve içecek sanayiinin önündeki temel mesele artık yalnız büyümek değil; değişen dünya koşullarında rekabet gücünü nasıl koruyacağıdır.
Bir tarafta yüksek finansman ve üretim maliyetleri, diğer tarafta iklim değişikliği, su stresi ve tarımsal hammaddenin sürekliliği; öte tarafta ise küresel ticarette artan korumacılık ve hızlanan teknoloji dönüşümü var.
Son açıklanan veriler de içinde bulunduğumuz ekonomik tablonun zorluğuna işaret ediyor. OECD, Türkiye için 2026 büyüme tahminini %3,1’den %2,7’ye indirirken, 2026 enflasyon tahminini %31,5’e yükseltti; 2027 büyüme beklentisini de aşağı yönlü revize etti. OVP’nin 2026 için %3,3 büyüme öngörmesine karşılık sanayi büyümesi beklentisinin %2,3 seviyesinde kalması, önümüzdeki dönemde üretim ve ihracatın yeniden ivme kazanmasının önemini ortaya koyuyor. TCMB anketinde hane halkının 12 ay sonrası enflasyon beklentisinin de yüksek seviyesini koruması ise dezenflasyon sürecinde beklenti yönetiminin önemini bir kez daha gösteriyor. Bütün bu veriler birlikte değerlendirildiğinde, fiyat istikrarını sağlarken üretimi, yatırımı ve rekabet gücünü korumanın önümüzdeki dönemin en önemli meselelerinden biri olacağı görülüyor.
Özellikle üretim maliyetleri ile döviz kuru arasındaki makas, sektörümüzün rekabet gücünü giderek daha fazla zorluyor. Türkiye’de üretilen ürünler dünya pazarlarında pahalı hale gelirken, yıllar içinde büyük emeklerle, adeta iğneyle kuyu kazarak kazandığımız ihracat pazarlarını kaybetme riskiyle karşı karşıyayız. Diğer taraftan ithal ürünlerin iç pazarda daha rekabetçi hale gelmesi yerli üretim üzerinde giderek artan bir baskı oluşturuyor. Bu sürecin kalıcı hale gelmesi, ihracat kaybının ötesinde, Türkiye’de üretimin, yatırımın ve istihdamın da zayıflaması anlamına gelecektir.
Hep ifade ettiğimiz gibi, tarladan fabrikaya, fabrikadan rafa ve ihracata uzanan zinciri tek bir üretim ekosistemi olarak görmek zorundayız. Çiftçimizin sürdürülebilir gelir elde edemediği bir yapıda sanayicimizin hammadde güvenliği olmaz; sanayimizin rekabetçi olmadığı bir yapıda da tarımsal üretimin kalıcı biçimde büyümesi mümkün değildir.
Bu nedenle önümüzdeki dönemde yalnız üretim miktarını değil; verimliliği, katma değeri ve ihracat kabiliyetini birlikte konuşmalıyız. Türkiye’nin hedefi daha ucuza üretmekten ibaret olmamalı; daha verimli üretmek, aynı hammaddeden daha yüksek değer yaratmak ve dünya pazarlarında daha güçlü bir konuma gelmek olmalıdır.
Eylül ayında gerçekleştirdiğimiz çalışmaları da bu bakış açısıyla yürüttük.
Bu ay sektörümüz açısından öne çıkan gelişmelerden biri, Federasyon olarak kurucularından birisi olduğumuz FOODIST İstanbul Uluslararası Gıda ve İçecek Ürünleri Fuarı oldu. Üreticilerimizi, ihracatçılarımızı ve uluslararası satın alma profesyonellerini aynı platformda buluşturan FOODIST, Türkiye’nin üretim gücünü ve ürün çeşitliliğini dış pazarlara daha güçlü biçimde taşıma hedefimiz açısından değerli bir adım oldu.
Bu genç fuarımızın farklı sektör kuruluşlarını ortak hedefler etrafında bir araya getirmesini de önemsiyoruz. Çünkü küresel rekabette güçlü olabilmek yalnız tek tek şirketlerimizin başarısıyla değil; tarım, sanayi, lojistik, ticaret ve ihracat ekosisteminin birlikte güçlenmesiyle mümkün olacaktır.
Federasyonumuzun Sanayi İrtibat Kurulu ve Dış İlişkiler Komitesi de bu ay yoğun biçimde çalıştı. Sanayimizin gündemindeki gelişmeleri üyelerimizle birlikte değerlendirirken, sahadan gelen görüş ve ihtiyaçları ilgili kamu kurumlarına aktarmayı sürdürdük.
TGDF olarak kamu kurumlarımızla yürüttüğümüz yapıcı diyaloğun amacı yalnızca mevcut sorunları gündeme taşımak değil; Türkiye gıda ve içecek sanayiinin uzun vadeli rekabet gücünü artıracak politikaların oluşmasına katkı sağlamaktır.
Önümüzdeki dönemde bu diyaloğun özellikle tarımsal hammaddenin sürekliliği, finansmana erişim, su ve enerji verimliliği, teknoloji yatırımları, ihracat rekabetçiliği ve yüksek katma değerli üretim başlıklarında daha da önem kazanacağına inanıyorum.
Türkiye güçlü bir tarımsal üretim altyapısına, gelişmiş bir gıda sanayiine, geniş ürün çeşitliliğine ve önemli bir ihracat kapasitesine sahip. Ancak sahip olduğumuz bu avantajların kendiliğinden kalıcı rekabet üstünlüğüne dönüşmesini bekleyemeyiz.
Önümüzdeki dönemin kazananları yalnız daha fazla üretenler değil; kaynaklarını daha verimli kullanan, teknolojiyi üretime daha hızlı taşıyan, tarım ile sanayiyi birlikte planlayan ve ürettiği her kilogram üründen daha fazla değer yaratabilen ülkeler olacaktır.
Türkiye’nin de bu ülkelerden biri olması için sektörümüzün tüm paydaşlarıyla birlikte çalışmaya devam edeceğiz.
Bir sonraki Vizyon’da buluşmak üzere sizleri saygı ve sevgiyle selamlıyorum.
Demir Sarman
TGDF Yönetim Kurulu Başkanı